Malta
Malta Luca havaalanına inişimizden sonra uzun, hatta bitmek bilmeyen bir otobüs yolculuğuyla otelimize ulaştık. Beklediğimizden çok daha iyi bir otel çıkması bizi oldukça sevindirdi. Otobüs yolculuğu süresince ülkenin mimarisi ve kültürüyle ilgili bolca gözlem yapma fırsatımız oldu. Şövalyeler tarafından kurulmuş bir ülke olması sebebiyle özellikle kalelerde ve eski yapılarda ortaçağ havası hakim. Bununla beraber adada bolca çıkan kireç taşı da neredeyse her yapıda kullanılmış. Dışarıdan başka yapı malzemelerini getirmek çok pahalı olduğu için ve şehrin artık yerleşmiş mimari dokusunu bozmamak için kireç taşından başka bir yapı malzemesi tercih edilmiyor. Otele yerleştikten sonra güzel bir akşam yemeği için St. Julians koyunda, Malta’nın en ünlü restaurantlarından olan Dolce Vita’ya gittik. Şehir merkezinde yer alan bu koya giderken Maltanın eğlence merkezi olan barlar sokağını ve genel nüfusu görmüş olduk. Ada ne kadar genç nüfusa sahip de olsa bu durum çoğunlukla yaz ayları için geçerli. Adanın yerli genç nüfusu çok az. Olanların da çoğu Malta dışında okumayı tercih ettiği için yaz aylarında yerli ve turist gençler adayı dolduruyor. Akşam yemeğinde Maltada da popüler olan çiğ istiridyeyi de denedik, bizim damak zevkimize uymayan bir yemek olduğunu belirtmek isterim. Ertesi sabah Malta’yı daha bir gündüz gözüyle görme fırsatı yakaladık ve sahillerini keşfetmek üzere otelden ayrıldık. St. Georges Bay de denize girdik. Akdeniz iklimi olduğu için ülkemizin deniz kıyılarına oldukça benziyordu. Günün akşamında Ülkenin başkenti Valetta’ya gittik. Valetta aynı zamanda "old town" olarak da bilinen surlar içerisinde kasabayı andıran bir şehir. Evleri ve renkli cumbalarıyla da ünlü olan Valetta, parlamento binası gibi devlet dairelerini de içinde barındırıyor. Oldukça şirin bir şehir olan Valetta da akşam yürüyüş yapmak büyük bir keyif fakat saat 10 itibariyle sokaklarda neredeyse kimse kalmıyor. Üçüncü gün Valettayı daha iyi görebilmek için sabahtan Valetta sokaklarını gezmeye gittik. Ülkenin en ünlü katedrallerinden St. John katedralini gezdik. Barok mimariye sahip bu katedral barok mimarinin dünyadaki en iyi örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor. Dışardan son derece sade bir mimariye sahipken, içeriden bakılınca da tam aksine belki de dünyanın en şaşalı ve süslü katedrali. Valetta’nın kafe ve mağazalarının olduğu bir bölgede konumlandırılmış katedral kesinlikle görmeye değer ve etkileyici. Gündüz gözüyle daha da dikkat çeken renkli cumbalar genel mimarideki sıkıcı sarı ve turuncu dengesini bozarak şehre heyacan verici bir görünüm katıyor. Geziden sonra da "Malta" denilince ilk akla gelen kesinlikle renkli cumbalar oluyor. Günün ilerleyen saatlerinde gene Valetta da yer alan “Upper Barakka Gardens” a gün batımını izlemeye gittik. Adının da andırdığı gibi Game of Thrones’daki saray bahçelerine benzeyen bu bahçeden tüm Malta limanı ve ülkenin büyük bir bölümünü görmek mümkün. Bununla beraber oturacak bankları ve küçük miktar yeşilliğiyle de oldukça sevimli bir yer. Kale surlarının en üstünde yer alan bu bahçede limanı korumak için şövalyelerin kullandığı topları da görebilirsiniz. son iki günümüzü geçirmek için Malta takım adalarına bağlı olan Gozo ve Comino’ya Valetta’dan kalkan teknelerle geçtik. Gozo adası Malta’dan sonraki ikinci büyük ada ve yerleşim açısından oldukça fakir bir ada. Adayı gezebilmek için küçük bir turla anlaştık ve gezmeye başladık. İlk durak doğal bir oluşum olan “Azur Window”du. İsmini denizin renginden alan bölge bence tüm tatilin en ilginç kısmıydı. Aynı zamanda Azur Window’un yan koyunda oluşmuş mağaraları küçük bir botla gezme fırsatı bulduk. Buradan sonra şehrin zirvesine kurulu olan "Victoria The Grand Castello" yu ziyaret ettik. Şehir yapısı olarak Malta’ya benzemekle beraber kendine has bir kültür ve mimariye sahipti.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder